Maraş’ın gelecek hayali

6 Şubat 2023 tarihine kadar, Şubat ayı şehrimiz için gurur ve baharın müjdecisi olan bir zaman dilimiydi. Zira, şehrimizin kurtuluşu olan 12 Şubat günü, gurur ve şenliklerin coştuğu bir gündü. Aynı zamanda, bu tarihle birlikte şehrimizde badem ağaçları, pembe pembe çiçekler açardı. Ama o tarihte yaşanan depremler, gurur ve bahar ayı olan Şubat ayını hüzün ayına dönüştürdü. Geçen hafta yaşadığımız yoğun hüznün gölgesi, kurtuluş etkinliklerinin üzerine de düşecek gibi görünüyor. İçimiz kan ağlarken, gözyaşı ile karışık bir gururu yaşamak da varmış kısmette. Ama olsun… Bu da hayatın bir gerçeği… Bazen gurur bazen hüzün…

Geçtiğimiz hafta deprem sonrasında yaşanan süreçle ilgili olarak zihinsel ve olaylara bakış açımızla ilgili bazı sorunlara değinmiştim. Bu hafta ise şehrimizin fiziksel inşası ve ihyası ile ilgili düşüncelerimi paylaşacağım. Belki de bazıları sizlere hayal gibi gelecek. Belki de yüz yıl sonrasını işaret etmiş olacağım. Buna mecburum. Zira yaşanan felaketin büyüklüğü, gelecek planlarının da büyüklüğünü gerektiriyor. Bundan sonrası için; hiçbir şey olmamış gibi belediyecilik, hiçbir şey olmamış gibi inşaatçılık, hiçbir şey olmamış gibi sıradan vatandaşlık olmamalı. Aksine belediyecilik; sadece deprem riskini değil, şehrin yerleşim alanlarını tehdit edebilecek her türlü riski de göz önünde bulundurmalı, geleceğe yönelik atacağı her adımı ona göre planlamalıdır.

Aynı şekilde, inşaatçılık da yaşanan bu olaydan gereken dersleri almalı, “sağlam zemin, sağlam bina” sloganını en temel şiarı haline getirmelidir. Artık her önüne gelen müteahhitlik sektörüne balıklamasına dalamamalı, bu işlerin objektif ve bilimsel kriterleri olmalıdır. Temel kriter de, ahlâkîlik olmalıdır. İşçisinden patronuna, belediyesinden onaylayanına kadar inşaat sektörünün tüm bileşenleri, yapılan binada sanki kendileri oturacakmış gibi hareket etmelidir. Sadece bu konuya bağlı olarak değil, her işimizde değerler sisteminin tepe noktasına “insan”ı yerleştirmemiz gerekiyor. Bir konuda tedbir almak için, yüzlerce insanın ölmesini beklemek, herhalde Ortadoğu’ya mahsus bir özelliktir. Oysa ölmeyi bırakın bir insanın zarar görmesini bile beklemeden gerekli tedbirler alınmalıdır.

Gelelim toplum konusuna. Buna biraz geçen hafta da değinmiştim. Sıvılaşma riski olan ve diğer alanlara çürük binalar dikilirken toplum neredeydi? Niçin itiraz etmedi? Sivil toplum kuruluşları niçin üç maymunu oynadı? Toplum bu konularda kendisine çekidüzen vermedikçe, bu şehrin ne belediyeciliği ne de inşaatçılığı değişmeyecek. Çünkü bir şehirde yapılan işlerin kalitesini, orada yaşayan insanların kalitesi, yani yanlışlara müdahale etmesi belirler. Toplum bu seviyeyi yakalarsa, belediyesi de inşaatçısı da bir işi yaparken en az iki kere düşünmek zorunda kalır. Eğer bu toplum, Aksu Çayı’nı içine düştüğü terk edilmişlikten kurtarırsa, o zaman geleceğe dair ümitlerim de artmış olacak. Bence, gömleğin yıllarca açık duran ilk düğmesi orasıdır.

Yine toplumun bilinçlenmesiyle birlikte, deprem sonrasında oluşan pozitif iklimden de yararlanarak, şehrin “Zadeler” vesayetinin kırılmasıdır. Aslında Aksu Çayı’nın kirliliğinin sebebi de budur. Çok eski yıllara dayanan ve kronikleşmiş birçok sorunumuzun kaynağında da bu vardır. Şehrin yeniden inşasında, belirleyici unsur “Zadeler” değil, bilim ve bilim insanları olmalıdır. Şehrin imarında sanat ve estetik olmasını istiyorsak, bu yaklaşım olmazsa olmazımız haline gelmelidir. Öyle bir şehir kurmalıyız ki; bırakın bu ülkeyi, yurt dışından bile turistler kafileler halinde merakla bu şehri ziyarete gelmelidir. Ayrıca; dünyanın herhangi bir yerinde olan depremle yıkılan şehirlerin, yeniden imarına da örnek gösterilecek bir şehir kurmalıyız.

Bu çerçevede, ana arterleri inşa ederken, önümüzdeki yıllarda trafik yoğunluğunu önlemeye dönük olarak alacağımız tedbirlerde kaçınılmaz hale gelecek olan, raylı sitem taşımacılığını da göz önünde bulundurmalıyız. Bir ayağı Şehir Hastanesi’den, bir ayağı da Türkoğlu’ndan başlayacak ve Kavlaklı Organize Sanayiine kadar uzanacak bir raylı sisteme ihtiyacımız kaçınılmaz hale gelecektir. Bu, tramvay da olabilir metro da. Üç nokta arasındaki güzergâh zaten doğal olarak belirlenmiş gibidir. Bunu Kıbrıs Meydanı’ndaki kebapçıya sorsanız o dahi söyler. Raylı taşımacılık bir medeniyet göstergesidir. Bu sebeple, şehrin özellikle ana arterleri olabildiğince geniş bırakılmalıdır.

Yerinde dönüşüm haricindeki enkaz bölgelerine, mevzuatın elverdiği ölçüde, yerine göre mevzuatı da değiştirerek, yoğunluklu bir yeşil alan inşa edilmelidir. Bu da, diğer bir medeniyet göstergesidir. Şehir merkezinde yeşil alanların çokluğu, orada yaşayan insanların psikolojisini ve toplum sosyolojisini de olumlu yönde etkiler. Bu söylediğim mevzunun teknik içeriği ve uygulaması tabii ki uzmanların işidir. Semt pazarları da yapılacak yeşil alanların içerisine alınarak cadde ve sokaklar da mevcut zulümden kurtarılmış olur.

Artık butik hale dönüşen şehrimizin arkeoloji müzesi, olduğu yerden daha modern bir binaya taşınıp, yeni binanın en az yarısı, nezih bir deprem müzesine dönüştürülmelidir. Bu proje yan yana yapılacak iki bina şeklinde de olabilir. Hatta böylesi daha da iyi olur. Yapılmaya çalışılan derme-çatma deprem müzesi girişimlerinin ömrü çok uzun olmayacaktır diye düşünüyorum. Onun için, meselenin ciddi bir şekilde ele alınması gerekiyor. Bu yaklaşım, şehrin turizm ihtiyacını da ciddi oranda besleyecektir. Bu çerçevede, zarar gören tarihi eserlerin, ne kadar sürede ve ne derece aslına uygun şekilde restore edileceğini de bekleyip göreceğiz.

Madem ki şehrimizin gelecek hayalini konuşuyoruz; deprem konusuyla doğrudan ilişkili olmayan hayalleri de dile getirelim: Türkiye’de az şehre nasip olan tarih, su ve doğa potansiyeline sahip bir şehiriz. Doğa turizmi anlamında yapılan Ali Kayası Cam Teras’ını takdirle karşılıyorum ve alkışlıyorum. Ancak iki eklenti önereceğim: Birincisi; mevcut yolun, Ilıca yoluna bağlanması, ikincisi de; cam terasın hemen karşısında bulunan Güredil Kalesi’ne teleferik ya da Andırın’daki turistik köprüye benzer bir köprü yapılması. Yine o bölgede, geleneksel olarak, uluslararası su sporları müsabakası yapılırsa, bu şehrimize çok önemli bir katma-değer olacaktır. Andırın’daki kaleler, Çukurhisar’daki kaya mezarları, şehrin hemen çeperinde bulunan Taşköprü ve buna benzer diğer alanlar, terk edilmişlikten kurtarılarak turizmin hizmetine açılmalıdır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ali Boz - Mesaj Gönder

# Deprem

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak A Türkiye Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan A Türkiye hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler A Türkiye editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı A Türkiye değil haberi geçen ajanstır.



Ankara Markaları

A Türkiye, Ankara ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (554) 334 96 00
Reklam bilgi

Anket Aldandınız mı?
Tüm anketler