Anayasa…

Bir hatırlatmayla başlarsak; 2008'de "laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiği" gerekçesiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından AKP'nin kapatılması istenmişti. Ancak AYM, AKP'yle ilgili kararını 25 Temmuz 2008'de açıkladı. Mahkemenin 11 üyesinden altısı partinin kapatılması yönünde oy kullandı ancak nitelikli çoğunluğa (7 oy) ulaşılamadığı için AKP kapatılmadı.

Yani AKP Anayasaya aykırı bir partidir" diye bizzat tescillidir. Süreçte 2010’da “Yetmez ama evet”ten sonra yasa ve kanunlarla sürekli cebelleşen AKP’de adeta “orman yerine ağacı, ağaç yerine toprağı tartıştırmaya mahkum edilmiş ve köleleştirmeye ant içmiş; dışarıda sıkıştırılan, içeride sıkıştıran egemenlerin cebri tiyatrosu” devam ediyor. Oysa dini hassasiyeti ile maruf bir partinin Allah’ın Ankebut- 69. Ayetinde “Bizim yolumuzda gayret gösterirseniz yolunuza ışık tutarız.” hükmünü, “muhatabı her ne kadar Mekke müşrikleri” olsa da (en az bizim kadar) duymalıydı. Ki kurumsal olarak kamu ve kul sorumluluğunu taşıyordu.

Aslında süreçte yaşanan birçok olay ve en son 1 Mayıs günü yaşananlar, isteklilerin şuur altı niyetlerinin vücut bulmuş hali idi. Şimdi süreci izleyen sıradan bir türbin seyircisi olarak sormak hak değil mi: Neden yeni anayasa? Mevcut ile isteyip de yapamadığınız ne vardı? Başka bir ifadeyle mevcut yasaları uygulamamakla, kanun tanımama arasında ne fark var? Daha önce reform paketi adı altında yapıldı da ne oldu? Yine biz söyleyelim defakto diktatörlük, bol mugalata.

Güya anayasalar aşkın metinler ve demokrasilere giydirilen elbiselerdi. Oysa beden mevcuda uygun değilse yeni siparişe gerek yoktur. Amaç anti demokrasi, otokrasidir. Olan da budur. Yahu 2010’da “özgürlükçü anayasa” sloganı ile yol alınıp, “Demokrasinin gerçeğini, özgürlüklerin hasını getireceğiz.” sakızı ile bu günlere gelinmedi mi? Demek ki temelde problem ve rahatsızlık cumhuriyetle! Hatta yaşananlar hatırlanırsa amaç, düşmanlık,

- Tek kişilik buyruk rejimine süre kazandırmak…

- Açılan yaraları, yaşanan ekonomik travmayı örtmek…

- Ekonomik politikaları saklamak vb.

Esasen orta yerde hazırlanan bir metin de yok. Halka sormak gibi bir ihtiyaç zaten yok.

Hem demokrasi ve özgürlük mugalatalarıyla tüm değerler haşat edilmedi mi? TSK, adalet, yargı, sorgu kurumları nerede? Hala fütursuzca kayırma, koruma, hesap vermeme, hatta hesap sorulamama vs. devam ediyor. Üstelik anayasanın ¾’ü zaten değiştirilmiş değil mi?

Anayasa…

Dahası, yaşanan mevcut “tek adam istibdadı” neyin sonucu? Bakın BUYRUĞUMDUR kelimesi imparatorluklarda bile kullanılmamıştır. (Nasıl bir çiğlik, hamlık ve ruh hali ise!)

Yahu Anayasa mahkemesinin müsaade kararına rağmen Taksim’de kutlama yasağındaki ısrarı anlayan ve yine evrensel mahkemelerin kararlarına rağmen mahpuslarda yatanların yatma gerekçelerini bilen var mı? Halka rağmen bir halk hareketi olan gezi eylemi, bir paranoya değilse nedir?

ABD, Kolombiya ve İngiltere’de (Harward üniversitesi başta) dünyanın birçok saygın üniversitesinde öğrenci ve öğretim üyeleri Filistin uğruna İsrail’i telin için sokağa dökülmüşken, bizde / üniversitelerimizde seçkin öğretim üyeleri (Profesörler) okullara sokulmuyor. Üstelik polis aracılığı ile!

28 Şubat’ta Cuma çıkışlarında başörtü zincirleri ile bugünlerin temeli atılırken, şimdilerde bu ümmetçi mottosu ile guruplar nerede? Ama devleti idare edenlerin Filistin-İsrail münafıklığı ortada. Devlet alet edilerek talandan mal kaçırılıyor. İstismar ve istiskal tavan yaptı.

Şimdi bir yandan adına “özgürlükçü yeni anayasa” diyerek çırpınırken, diğer yandan ilk akla gelen sarayda kaç uçak, kaç araç, kaç danışman ve kaç koruma olduğu sorularına cevap verilmemesi garip değil mi? Hatta TBMM’de uçak sayısı sorusuna “ihtiyacı kadar” cevabı verilmedi mi? Bu milletle alay etmek değilse nedir? Ne ala demokrasi! Sanki T.C Cumhurbaşkanlığı değil de!? Neyse…

Ya kayıtsız şartsız bu zihniyete teslim olan kraldan çok kralcılar? Biri devreleri yakmış mahut, hatlar karışık, Allah afatından korusun. Balçığa batmış hala kendisini gölde zanneden su kurbağası misali, telaşla yivi- seti sıyırmış ve kenar- köşe yok. Adeta çılgın! Haline bakınca acınası! Sureti hayalet, sîret-i felaket. Malamat olmuş mecalsiz acınası bir karton kabadayı.

Hangi birine yanalım? İlle “özgürlükçü yeni anayasa” diye çırpınanlara mı yoksa bunlara mı? Şahsen kraldan çok kralcılar düşündürücü! Çünkü kralların sonu malum! Ancak kralcılar tehlike, hatta BEKA sorunu!

En son yaşananlara… Bir akademisyen cinayetinin seyrine bakmak yeter sanırım. Öyle yeterli ki her şey matematiksel olmasına rağmen halk hala nasihat alıyor bunlardan. Esasen türü tanımlayan söz İngiliz eski siyasetçilerinden Wood’undur: “Eğer karşınızdaki öğüt vermeye bayılıyorsa, bilin ki en çok öğüde onun ihtiyacı vardır.” Her dönemde gücün gölgesinde emeksiz- bedelsiz esen savuran! Hayat beleştir bunlara, başkalarının doğurdukları ile ferman formunda kabadayılık yaparlar.

Başlıca belirtileri;

- Eksiklerini afişe ederler…

- Yağmur nerede ise tarlasını oraya taşırlar… (Gücü kovalarlar)

- Kendi işledikleri hataları başkasında görünce, onun cezalandırılmasını isterler. Bunun ilk sebebi, kendileri de aynı suçu işlediklerini saklama arzusudur. Bir diğer sebebi ise sevgisizliktir. Başka bir sebebi de onu cezalandırırken aslında cezalandırdıkları kendileridir.

Hani peygamber kıssasıdır: Zina yapan bir kadını ellerindeki taşlarla “taşlayarak öldürmeye” hazır bir topluluğu gören peygamber “Durun, ilk taşı hiç günah işlemeyen atsın.” der. O an herkesin elindeki taş yere düşer. Çünkü herkes aynı günahı/ fiili işlemiştir! Lakin saklama ihtiyacı duymaktadır.

İşte aslında Wood’un sözüne binaen, “Bana öğüt verin diye bas bas bağırmaktır” bu durum.

Yine Napolyon katıldığı savaşı kazanmış ve düşman ordusunun komutanı esir olmuştur. Ancak komutan olmasından dolayı ona esir değil, misafir muamelesi yapmış ve onu akşam yemeğinde kendi masasına kabul etmiştir. Düşman ordusunun komutanı olan adamda yenilgiden kaynaklanan hazımsızlık söz konusudur. Hiç durmadan konuşmakta ve yenilgiye kılıf aramaktadır. Bunun karşısında Napolyon’un tavrı gayet sakindir. Napolyon’un bu tavrıyla iyice çileden çıkan adam “Biz şerefimiz için savaştık, siz para için savaştınız.” deyince Napolyon’un cevabı gayet net ve etkileyicidir: “Elbette, çünkü herkes kendisinde olmayan şey için savaşır.” der ve noktalar.

İşte bu hastalıklı egemen ruh ikliminde “yeni özgürlükçü anayasa” talebi, yerseniz! Hastalıklı zira düne bakıp günü okur isek manidardır; Osmanlı Devlet Anayasasının 5. maddesinde “Zatı hazret padişahımız sorumsuz ve mukaddestir.” der. Oysa (güya dini elden ve dilden düşürmeyenlere) Kuran Enbiya 23 ve 24’te “Ancak Allah yaptıklarından sorumlu değildir.” diyor. Evet asırlar boyu evlad-ü ıyal, taht- saltanat uğruna katledilmiştir. Dini dindon eden, tüm değerleri şeytanlaştıran, ruhban ve şeyhülislam denen kütüklerdir. Günümüzdekiler malum.

İşte Cumhuriyet bu yoz- yobaz sosyolojik kökten ve tacında “egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” diye haykırarak gelmiş, Anadolu coğrafyasının tapusu Türk milletine verilmiştir. Din (Kuran) literatüründe Mülk Allah’ındır. Günün sosyolojisinde ise Mülk ortaktır. Yani Kamunun yani toplumundur. Şimdi cümleyi siz tamamlayabilirsiniz!

Demek ki aslolan adalettir. Çünkü devlet anayasası bir ortaklık belgesidir. Din yerinde adalet vardır! İşte o ziyadesiyle yeterlidir de ondan. Ondandır Hz. Ali ‘Devletin dini adalet, dinin devleti de hürriyettir.’ diyor. Adalet yoksa devlet dinsiz, hürriyet yoksa din devletsizdir.

Son olarak 2500 yıl önce Konfüçyüs’e kulak verelim: “Kimin doğru olduğunu tartışmayın, neyin doğru olduğuna karar verin. İyi yönetilen bir ülkede yoksulluk, kötü yönetilen ülkede ise zenginlik utanç vericidir. / …ve kral adilse kanuna gerek yoktur. Adil değilse kanunun anlamı yoktur." diyor.

…ve yakın tarihlerde bir başka bilge Cicero “Ne kadar çok kanun, o kadar az adalet.” diyerek noktayı koymuş.

Allah aşkına herkes mevcut iktidarın siyaset sosyolojisine vicdan gözlüğünden baksın. Şunu görecektir: Tek adam, merkez komite ve örgüt disiplini ile hareket eden; yöntemi buyruk ve ferman olan bir yapı. Bu partilerin demokrasiye katkısı ne olabilir? Öyle ki “Ehliyet, liyakat, kabiliyet, sağ- sol, şu ya da bu” yok; “bizden misin değil misin” var. Nihayet bu duruma toplum burnundan soluyor!

Öncelikler mi?

- Ülkede 20 yıllık hasar var. Tespit önceliği var.

- İngiliz mahkemelerince sözleşmelerle dövizle yapılan ihaleler…

- Bu sözleşme şartları ile gelecek nesillerimizin borçlu doğacak olmaları gerçeği var…

- Mevcut hal ve ahvalde insanların mecburiyetleriyle denenip, sınanıp mahkum edildiği (mülakat, adam kayırma, ötekileştirme, iş- aş manasında yaratılan mağdur sınıfları) gibi yığınla problem var…

- Ümmet diye diye ümmette “yetim sınıfı” oluşturuldu. Fakire “cennet vaadi ve porsiyonlarınızı küçültün” diyerek tasarruf öneriliyor ki bu bir ZULÜM.

- Adı devlet ama adalet yok, denge ve denetim yok. Hesapsız ve korkusuzca savurganlık egemenlerin rutini oldu. Eleştirmek- sorgulamak SUÇ.

- Sözün özü “Sizde yiyip içelim, bizde gülüp geçelim” vasatında herkesin tek kişinin buyruğuna mahkum olduğu bir toplumuz. İçeride azap ve gazap, dışarıda itibar ve izzet dibe vurdu. Vallahi eksikleri ile beraber öncelikler bunlar.

Ne diyelim kurulan oyunlara, oyunculara ve bunlara seyreden koyunlara şifa olsun.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Saim Akçay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak A Türkiye Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan A Türkiye hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler A Türkiye editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı A Türkiye değil haberi geçen ajanstır.



Ankara Markaları

A Türkiye, Ankara ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (554) 334 96 00
Reklam bilgi

Anket Aldandınız mı?